En iyi arkadaşımın zengin dedesiyle maddi güvence için
Gecenin karanlığı, malikanenin devasa pencerelerinden sızan solgun ay ışığıyla birleşiyor; içerideki sessizlik, az önce sona eren şaşaalı törenin gürültüsüyle tezat oluşturacak kadar ağırdı. Üzerimdeki gelinlik, sanki bir zaferin değil de, rızam dışında giydirilmiş bir kefenin beyazlığı gibi ağır geliyordu omuzlarıma. Adeta içine adım attığım ama asla hak etmediğim, başkasının düşlerini süsleyen ama benim için bir zindandan farksız olan o hayatın tam merkezindeydim. Bu devasa yatak odası, altın varaklı aynaları ve pahalı kumaşlarıyla bana yabancı, bir o kadar da soğuktu. Törenden sonra, o ağır ve lüks makam aracıyla sürüklenir gibi geldiğimiz bu malikane, artık kaçışımın olmadığı o son duraktı. Nihayet odada, hâlâ üzerimde o bembeyaz gelinliğimle, sanki zaman durmuş gibi öylece dururken, kapının ağır sesti yankılandı.
Hikmet Bey, arkamdan odaya girdiğinde odadaki hava bir anda çekilmiş gibi hissettim. Kapıyı arkasından ağır ağır kapatırken çıkan o mekanik ses, özgürlüğümün üzerine vurulan son kilit gibiydi. Adımlarının halı üzerindeki tok sesi, her saniye daha da yaklaşıyordu. Aynadaki yansımamda sadece korkuyu ve bir yabancının gözlerini görüyordum. Oysa o, sanki yıllardır bu anı beklemiş gibi mağrur ve kendinden emindi. Omuzlarıma dokunan elleri buz gibiydi; parmaklarındaki pahalı yüzüklerin gelinliğin dantellerine takılışını hissettiğimde içimi bir ürperti kapladı. Eğilip kulağıma doğru o karanlık fısıltısıyla, “Artık ait olduğun yerdesin,” dediğinde, bu malikanenin sadece bir ev değil, ruhumu teslim etmem gereken bir kale olduğunu anladım.
Dışarıdaki rüzgar, malikanenin bahçesindeki asırlık ağaçları döverken, içerideki bu sessiz bekleyiş çok daha fırtınalıydı. Hikmet Bey’in gözlerindeki o gizemli ve hesapçı bakış, bana bu evliliğin sadece iki imzanın ötesinde, çok daha derin ve karanlık bir pazarlığın parçası olduğunu fısıldıyordu. Gelinliğimin yerlere serilen o uzun kuyruğu, sanki beni geçmişimden koparıp bu soğuk geleceğe bağlayan bir zincirdi. Odadaki şöminenin cılız ışığı, duvarlardaki gölgeleri devleştirirken, Hikmet Bey’in dudaklarından dökülecek bir sonraki kelimenin hayatımın geri kalanını nasıl bir enkaza çevireceğini düşünmekten kendimi alamıyordum. Hak etmediğim bu hayatın bedeli, belki de asla ödeyemeyeceğim kadar ağır olacaktı.
Bu lüksün altında yatan sırlar, malikanenin koridorlarında yankılanan eski hikayeler ve Hikmet Bey’in o geçit vermez sessizliği… Hepsi birleşip üzerime çöküyordu. O gece, o yatak odasında başlayan şey sadece bir evlilik değildi; bu, ucu bucağı görünmeyen bir esaretin ilk perdesiydi. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüp gelinliğin üzerine düşerken, Hikmet Bey’in aynadaki yansımasına son bir kez baktım. O an anladım ki; bu görkemli dünyanın kapıları ardımdan kapandığında, gerçek benliğimi o törenin yapıldığı salonda çoktan geride bırakmıştım. Şimdi ise tek başımaydım ve önümdeki o uçurumun kenarında, Hikmet Bey’in elini tutmak zorundaydım.